Nasyonal sosyalizm, etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren; ırkçı anti-kapitalist, anti-semitik ve anti-Marksist bir ideoloji olup, Almanya’da ortaya çıkmış ve temel ilkeleri Adolf Hitler tarafından ortaya konulmuştur.

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin 30 Ocak 1933’ten Almanya’nın II. Dünya Savaşı’nda teslim olduğu 8 Mayıs 1945 tarihine kadar, 12 yıl 3 ay iktidarda olduğu dönem boyunca Almanya’nın resmî ideolojisi olarak uygulanmıştır.

Ortaya çıkışı

İdeolojik kökleri çarpıtılmış biçimleriyle hareketin kavramlarını çağrıştıran ya da bunların benimsenmesi için uygun bir zemin oluşturan düşüncelerinden dolayı J.G. Fichte, G.W.F. Hegel, Heinrich von Treitschke, Friedrich Nietzsche, Oswald Spengler ve Houston Stewart Chamberlain gibi yazarların yapıtlarına dayandırılır. Ancak bu düşünsel birikimin kullanılmasını sağlayan asıl etken, I. Dünya Savaşı yenilgisinin özellikle orta sınıflarda yarattığı hayal kırıklığı ve yoksullaşma oldu. Versay Antlaşmasının ağır hükümlerine boyun eğen “hainlerden” hesap sorma ve yeniden silahlanma yönündeki çağrılarıyla askeri çevrelerde kolayca destek bulan Hitler, yoğun bir propagandayla işlediği yayılma ülküsüne, Alman ırkının üstünlüğü ve yüce misyonu gibi fanatik bir inancı ve bir toplumsal devrim coşkusunu da eklemeyi başardı. Dolayısıyla Nasyonal Sosyalizmin temel ilkeleri en iyi ifadesini Hitler’in Mein Kampf (Türkçesi: Kavgam) adlı yapıtında buldu.

Nasyonal Sosyalizm tutucu ve milliyetçi bir ideolojiyi radikal bir toplumsal öğretiyle bağdaştırma denemesiydi. Bu çerçevede akılcılığı, hukuk düzenini ve insan haklarını reddederek bunların yerine mutlak bir otoriteyi ve bireyin devlete bağlılığını geçirmeyi amaçlıyordu. İnsanlar ve ırklar arasındaki eşitsizlikten yola çıkarak güçlünün zayıfı yönetme hakkını öne çıkarıyordu. Rakip siyasal, dinsel ve toplumsal kuruluları baskı altına almaya ya da ortadan kaldırmaya çalışırken, sertliğe ve vahşete başvurmayı gerekli ve haklı görüyordu.

Değişik toplumsal sınıfların en uyumsuz ve başarısız unsurlarını saflarına çekebilen Nasyonal Sosyalizm, kitleleri zorlama ve yönlendirme yöntemleri bakımından da yeni bir anlayış getirdi. Nazi rejimi, bütün iletişim ve kültür araçlarını kullanarak kesintisiz bir propaganda bombardımanına girişme yolunu tuttu. Düzenli, resmî, her yerde göreve hazır üniformalı kadrolarıyla son derece güçlü olduğu havasını yaymayı başardı. Bu propaganda aygıtının gerisinde, gizli polis ve toplama kamplarında odaklaşan terör aygıtı yatıyordu. Propaganda aracılığıyla, basmakalıp ırkçı düşünceler bir kitle hareketine dönüştürülüyordu. Örneğin Yahudileri nefret edilen ve korkulan her şeyin simgesi olarak gösteren aldatıcı retorik, Yahudilerin toplumun bütün sınıflarına düşman olduğu imgesini yarattı.

Nazilerin iktidara gelişi

Nazi İşçi Partisi’nin Almanya’da iktidara gelmesi 14 yıllık bir zaman aldı. 1919 yılında Almanya’da belirmeye başlayan cumhuriyetçi demoktarik düzenden hoşnut olmayan; eski subaylar, askerler, öğrenciler ve öteki unsurların kurduğu gerici ve terörist örgütlenmelerin hızla yaygınlaştığı bir dönemde ortaya çıkan parti, Hitler’in liderliği altında, Alman ordusu Reichswehr’den aldığı destekle bütün bu grupları bünyesinde topladı. Ardından 1930’ların başlarında yaşanan ve milyonlarca Almanı işsiz bırakan ekonomik bunalım sayesinde 14 Eylül 1930’daki Reichstag (Parlamento) seçimlerinde ilk büyük başarısını kazandı.

Partinin 6 Kasım 1932’deki Reichstag seçimlerinde gerilemesine karşın, Franz von Papen’in düzenlediği bir oyunla, yaşlı Alman cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg 30 Ocak 1933’te Hitler’i şansölye ilan etti. Hitler, Nasyonal Sosyalistlerle tutucu ve sağcı milliyetçi üyelere dayalı bir koalisyon hükümeti kurdu. 27 Şubat 1933’te Reichstag binasında çıkarılan yangın, Hitler’e Bolşevik tehlikesi hayaletini ortalığa sürme ve 5 Mart 1933’te seçimlere gitme fırsatını verdi.

Oyların yüzde 44’ünü alan Nasyonal Sosyalistler, merkez demokrat güçlerin açık bir programdan yoksun oluşlarından ve zayıflıklarından yararlanarak parlamentoda çoğunluğu ele geçirdiler. Komünist milletvekilleri dışlandıktan sonra 24 Mart 1933’te toplanan yeni Reichstag, hükümete diktatörce yetkiler veren bir yasa çıkardı. Ardından amansız bir Gleichschaltung (eşgüdüm) süreci başladı. Birkaç ay içinde Alman Reich’ı, kamusal ve özel yaşamın bütün alanlarında Nasyonal Sosyalist bir anlayışa dayanan ve kimliğini liderinin iradesiyle özdeşleştiren totaliter bir devlet durumuna geldi.

Hindenburg’un ölümünden (Ağustos 1934) sonra Hitler, cumhurbaşkanlığı makamını kaldırarak başkomutanlık görevini üstlendi, konumunu da Führer und Reichskanzler (Türkçesi: Önder ve Şansölye) unvanıyla belirledi. Bütün askeri birlikler ve subaylar Hitler’e kişisel bağlılık yemini etmek zorunda bırakıldı. 19 Ağustos’ta yapılan plebisitte yaklaşık yüzde 88’lik bir oy çokluğuyla bütün bu girişimler onaylandı.

Totaliterlik ve yayılmacılık

Nasyonal Sosyalizmin 1934’ten sonraki tarihi iki döneme ayrılabilir. 1934-39 arasındaki dönemde parti ülkenin yaşamında tam bir denetim kurdu. Bu süre içinde polis, güvenlik ve SS (Schutz staffel) örgütleri Heinrich Himmler ve baş yardımcısı Reinhard Heydrich’in yönetimi altında bütünleştirildi. 1938-45 arasındaki dönem ise Nazi sistemini Almanya dışındaki topraklara yayma ve uygulama çabasına sahne oldu. Almanların yaşadığı toprakların ardından başka ülkeler de Nazi rejimine bağımlı hale getirildi.

Almanya’nın II. Dünya Savaşı’nı başlatması Hitler’in planlarının kaçınılmaz bir sonucuydu. Nasyonal Sosyalizm, totaliterliğe ve eşitsizliğe dayalı yeni bir düzeni kurmada kendini yalnızca Almanya’yla sınırlama niyetinde olmadığını daha başında göstermişti. Hareketin dinamizmi genişlemesine ve yayılmasına bağlıydı ve doğası gereği kendi iradesini sınırlama yeteneğinden yoksundu. Hareketi ancak daha üstün bir karşı güç durdurabilirdi.

Düya denetimini ele geçirme isteği

Hitler dünyanın denetimini ele geçirmek istiyordu ve bunun için öncelikle Almanya’nın askeri ve sınai üstünlüğünü sağlamaya ağırlık verir. Bu alandaki üstünlüğü sağladıktan sonra; Alman kökenli halkları “kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde anayurtlarında bir araya getirmeye yöneldi. İkinci adım olarak bir Grossvvirtschaftsraum (büyük ekonomik alan) ya da Lebensraum (yaşam alanı) yaratma hedefini önüne koydu. Böylece Almanlar ekonomik olarak kendine yeterli, askeri olarak ise yenilmez hale gelmelerini sağlayacak miktarda toprak elde etmiş olacaktı.

Yönetici  Alman ırkı (Herrenvolk) bu alan içinde aşağı halkları hiyerarşik bir düzen içinde yönetecek ve onları etkili biçimde örgütleyecekti. Almanların 1941’e değin elde ettiği başarılar üzerine plan Avrupa’nın tümünü, Asya’nın batısını ve Afrika’yı içine alacak yarı-küresel bir düzen olarak genişletildi. Sonunda Hitler’in hedefi, Nasyonal Sosyalizmi bütün dünyaya egemen kılacak ve insanlığa Alman süngülerinin koruduğu ve birleşik bir parti bürokrasisinin yönettiği bir barışın nimetlerini sunacak bir dünya düzeni kurma planına dönüştü.

Nazi rejimi altında Wehrwirtschaft (savunma ya da savaş ekonomisi) adıyla uygulanan ekonomik kendine yeterlilik, korumacılık ve serbest ticaretin reddi ilkelerine dayalı aşırı neomerkantilizme, kültürel alanda aşırı milliyetçi bir kendine yeterlilik düşüncesi ve bütün Batılı düşüncelere karşı kararlı bir düşmanlık eşlik etti. Nasyonal Sosyalizmin amaçladığı dünya düzeni yalnızca askeri, ekonomik ve siyasal bir egemenliği ifade etmiyor, aynı zamanda düşünsel ve ahlaki bir önderliği de öngörüyordu. Dünyanın yeni çağıaynı zamanda hem Alman, hem de Nasyonal Sosyalist bir çağ olacaktı.

Bu taşkın umutlar, altı yıl süren savaşın sonunda Almanya’nın yenilgiye uğramasıyla sona erdi. Nasyonal Sosyalist Almanya’nın kalıntıları üzerinde, bölünmüş ve işgal edilmiş bir Almanya ortaya çıktı.

Savaş sonrası

Alman ulusunu yeniden birleştirme ve eski görkemine kavuşturma özlemleri uzun süre ancak barışçı siyasal platformlarda ve daha çok ekonomik güçlenme ülküsüyle sınırlı bir milliyetçilik çerçevesinde anlatım bulabildi. Nazi örgütlerinin yeniden doğmasının önüne çeşitli yasal engeller dikildi. Başlangıçta iki Almanya’da da Nazi geçmişini Alman tarihinin yüz karası olarak gören, Nazizmin dirilmesi tehlikesine karşı oldukça duyarlı bir kamuoyu oluştu.Ama önce Batı Almanya’da 1980’lerde, ekonomik durgunluğun yol açtığı işsizliğin Alman gençleri arasında yabancı işçilere ve öteki mültecilere karşı körüklediği düşmanlık, Neo-Nazi örgütlerin kimliklerini saklamadan hızla boy atmasına yol açtı. 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinden sonra azalmayan ekonomik güçlükler ve toplumsal sarsıntı Neo-Nazizmin eski Doğu Almanya halkı arasında da bir taban bulabilmesini sağladı.